Sayfalar

25 Aralık 2014 Perşembe

Awaking (Uynadıran) 2. Bölüm








 Gelecekte yaşanacak olan her büyük olay geçmişte planlanmıştır...












Sabahın en erken saatiydi.Her halde saat altıydı.Kalkıp ne saate bakmış ne de her zaman yaptığım gibi perdeyi aralayıp dışarıyı izlemiştim.Uyanır uyanmaz yastığımı dikleştirip yatağımda oturur konum almış ve gözümü sadece masada duran çizimlerime dikmiştim.Dikkatle onları izliyor,onlarla gelecekte yapacaklarımı hayal ediyordum.
Harika,şirin,küçük bir atölye ve ismi dünyanın dört bir yanına yayılmış ‘HAVVA’ markası.Bu ismi uzun zaman önce düşünmüştüm.Neredeyse doğduğumdan beri bu isim kendini bana sevdirmişti.Babam beni Havva diye çağırırdı.Evde annem ve artık ismini bile hatırlamadığım komşularım ve diğer akrabalar da bana bu ismi yakıştırırdı. Nasıl hatırladığımı inanın bilmiyorum,ama bu ismi her duyduğumda eskilere giderim.
Havva,Eva isminin Amerikanlaşmış versiyonu,dolayısıyla da bana yakışan ikinci isimdi.Ama ailem öldüğünden beri kimse bana bu isimle hitap etmedi.Zaten artık bu ismin kullanılmasını da istemiyordum.Babamın kullandığı bu ismi sadece ünlü olunca kullanacaktım.Her kes beni bu isimle tanıyacaktı.Dünyanın ilk kadınının ismini taşıyan kadın,aynı zamanda dünyanın en ünlü kadını olacaktı.
                Yatağımda oturup sadece bunları düşünüyordum.Çizimlerim her kes tarafından sevilmeliydi.Ama bunun tek yolu burada kalıp Hala’ya katlanmak ve okulu bitirmekti.
Sonra dün gece olanlar geldi aklıma.Uzun zaman önce onların-Mira’nın,Jamie’nin,özellikle de Karol’un söylediklerini kafama takmamayı öğrenmişti.Her ne söylerlerse söylesinler bana arı vızıltısını hatırlatıyordu.Bunu bana babam ve annem tavsiye etmişti.
Aslında bu çok uzun zaman önce olmuştu.Nerdeyse 4-5 sene önce.
15 yaşındaydım ve buraya geldiğim uzun zaman olmuştu.Yine bir gün akşam yemeğinde çocuklar beni kızdırmak için elinden geleni yapmıştı.Mira ve Karol bir ağızdan ne kadar  küstah olduğumu ve burda yemek yiyebilecek kadar yüzsüz olduğumu söyleyip duruyorlardı.Yemeğim zehir olduktan sonra da ağlayarak odama koşmuştum,ama ardımdan iğrenç kahkahalar atıp beni daha da  çileden çıkarmayı başarmışlardı.O gün geçirdiğim en berbat geceydi her halde.Yatağıma uzandım,ama bi türlü sakinleşip uyuyamamıştım.Uzun süre ağladıktan sonra da bitap düşüp sonunda uykuya dalmıştım.
Ve o garip rüyayı görmüştüm.Rüyamda kocaman,pespembe bi odanın ortasındaydım.Oda o kadar pembeydi ki Barbie’yi bile kıskandıracak tarzda bir yerdi.
Duvarlarda farklı farklı modacıya,ya da ressama ait çizimler asılıydı.Başımın üstünde ünlü modacı ve benim idolüm sayılan Coco Chanel’in portresi vardı.Kadın arkaya attığı kolyesiyle ve asil duruşuyla rüyamda bile tüylerimin ürpermesine neden olmuştu.Kaç kere onun gibi olmayı hayal etmiştim.Ama sonra eskiden beri bildiğim bir kuralı hatırlıyordum: kimseye benzeme,kendin ol.Bu lafı nereden öğrendiğime dair hiçbir fikrim yoktu.Ama aklıma o kadar kazınmıştı ki,bu ‘kural’ın dışına çıkmaktan çekiniyordum.
Coco Chanel’in yanında köpeğiyle birlikte Valentino bile duruyordu.Ve o da tasarımlarıyla beni hep şaşırtırdı.
Ama beni en çok şaşırtan bu modacıların ve ressamların bu odada ne aradığıydı.Hem de tasarımlarıyla birlikte.Duvarda,her modacının yanında birkaç çizimi vardı.O kadar harika görünüyorlardı ve o kadar kendimden geçmiştim ki kağıt bulup çizim yapmamak için kendimi zor tutmuştum bir an.
Rüya olduğunu bilsem de o kadar gerçekçiydi ki,büyüsüne kapılmamak mümkün değildi.Renkler  ve tüm eşyalar gerçek dünyadan fırlamış gibiydi.
Üç duvarda ünlü modacılar boy gösteriyordu.Ama karşımdaki ve önünde masa olan duvarda asılmış portrelerdeyse incecik mankenler poz veriyor gibi kıvrılmış,elbiselerini sergiliyorlardı.Rengarenk kıyafetlerini fark etmemek mümkün değildi.
Çoğunun 19. Yüzyıl modası olduğunu fark ettiğimde daha çok şaşırdım.Çünkü bu yıllar benim en sevdiğim,korselerin bol olduğu yıllardı.Elbiselerin kabarık eteklerine hep imrenerek bakardım ve çoğunu da kendi çizimlerimde kullanmıştım.
Resimlere daha dikkatle bakınca onların kıpırdadığını,mankenlerin tek elleriyle eteklerini tutup,diğer eliyle bana el salladığını fark ettim.O kadar garipti ki,sanki canlıydı.
 Daha yakına gidip dikkatle baktım.Belki göz yanılgısıdır,ya da hata yapmışımdır diye tekrar tekrar inceledim.Ama hata falan yoktu.Resimler gerçekten de hareket ediyordu.Rüyada her şey mümkün diye düşündüm.Şaşırtıcı ama bunun aslında rüya olduğunu,uyanınca bu güzel şeyleri belki de hatırlamayacağımı biliyordum.Ama yine de üzülmüyordum.
Etrafı yeniden incelemeye başladım.Tam önümde,manken resimlerinin altında üzeri benim odamdaki masa gibi tonlarca kağıt kaplı,orta boy bir masa duruyordu.Ama bu masa benim odamdaki beyaz masadan daha büyüktü.Kağıtların yanında,masanın en ucunda bi kalem kutusu vardı ve içinde en sevdiğim renklerden oluşan koleksiyon duruyordu.O kalemler gel benimle bir şeyler çiz diye bağırırken kendimi tutmam çok zor olmuştu.
Bazen çizim yaparken bir rengi almak için iki farklı kalem kullanmak zorunda kalırdım.Tabi ki bunun da ayrı yetenek gerektirdiğini biliyordum,ama yine de her renkte kalem olması daha harika olmaz mı sizce de?
İşte ilk bu noktada rüyada olduğum için üzülmüştüm.
Burası bi atölye diye geçirdim içimden.Bunu nasıl bildiğimi bilmiyordum.Çünkü hiç gerçek bir atölye görmemiştim.Ama biliyordum işte.Ve içimdeki ,ses burasının bana ait olduğunu fısıldıyordu.Burası ‘HAVVA’ydı.Benim tek hayalim,açmak istediğim atölyemdi.Daha ilk andan,odayı ilk gördüğüm saniyeden ona ısınmam bu yüzdendi.Burası bana ait ilk ve tek yerdi.İstediğimi yapabileceğim,serbest olabileceğim atölyem.
Yere,duvar diplerinden ayağımın tam dibine kadar farklı renklerde kumaşlar saçılmıştı.Çömeldim ve kumaşlara daha dikkatle bakmaya başladım.Dokundukça elimi gıdıklayan kadife,yumuşacık ipek,hatta pamuk,her çeşitte,her renkte kumaşlar vardı.Bütün odaya yayılmış,taa duvar diplerini kaplıyorlardı.O kadar çoklardı ki bir kumaşın nerde bitip diğerinin nerede başladığını anlamak mümkün değildi.
Ördek yürüyüşüyle her kumaşa tek tek dokunarak ilerliyordum.Sonra aniden yolumu bi şey kesti.Ne olduğuna bakmak için yavaşça başımı kaldırdım.Karşımda her halde o modacıların kendilerini görmeyi bekliyordum.
Ama karşımdaki kocaman cansız bir mankendi.Üstünde benim çizimlerimden biri vardı. Mankenin elbisesi çizimdekinden de güzeldi.Açık mor,dar uzun bi elbiseydi.Tek kolluydu ve kolunun üstünde parlak taşlar vardı.Bu benim en çok sevdiğim ve üstünde sabaha kadar uğraştığım bi kaç çizimimden biriydi.Onları özel bi poşette saklardım.Her çizimim özeldi tabi ama bazıları gerçekten de harikaydı ve onları korumak daha önemliydi.
Çizimimin elbiseye dönüştüğünü görünce içimde bir heyecan uyandı.Kendimi boşluktan düşmüş gibi hissettim.Sanki yüz metre yukarıdan aşağı bırakılmış ve açılmayan bi paraşüt verilmiş gibi hissediyordum.
Mankenin sol yanında kocaman,uzun bir askı duruyordu.Dikkatle bakınca diğer çizimlerimi de tanıdım.Burası kesin benim gelecek atölyemdi,bunu artık daha iyi biliyordum.Kocaman bi o şeklini almış ağzımı kapatıp gülümsedim ve elbiselere baştan sona elimi sürdüm.Hepsi harikaydı.
Evet,ama bunları kim yapmıştı?Kimsenin benim çizimlerimden haberi yoktu ki?
“Merhaba Havva.”
Odaya ve elbiselere o kadar dalmıştım ki odada başka birinin daha olduğunu fark etmemiştim.İrkilerek arkamı döndüm.Karşımda kendime çok benzeyen yüze,aynı kahverengi saçlara sahip biri duruyordu.Ama bu kadın benden daha yaşlıydı ve saçları da daha uzundu.Bana inanılmaz derecede benziyordu.
Karşımda annem Rachel Demetria duruyordu.Hiç gitmemiş gibi karşımdaydı.O kadar güzeldi ki,sanki gerçekti.Ama onun güzelliyi daha çok olgunluktan geliyor gibiydi.Dikkatle baktım anneme.Annemi kaybettiğimde onu unutacak kadar küçük değildim.Ama yine de hiç değişmemişti.Üzerinde onu son gördüğüm gün giydiği kıyafetler vardı.Siyah puantiyeli koyu kırmızı elbise,siyah pabuçlar sanki kadına minik bi kız çocuğu havası veriyordu.
O da benim kadar zayıftı,ama boyu benden kısaydı.Kahverengi saçları açıktı.Pencerenin kenarında durmuş,elini kağıt yığının olduğu masaya dayamıştı.Üzgün gözlerle beni izliyordu.Ama şaşkın değildi,sanki uzun süredir beni bekliyordu.Ama ben salak gibi ne diyeceğimi bilemeden öylece duruyordum.Şaşkınlıktan dona kalmıştım,kıpırdayamıyordum bile.Büyümüş gözlerle 9 yaşında hatırladığım anneme bakıyordum.Hala hatırladığım gibi kalmasına şaşırmıştım.Hiç durmadan bunun bi rüya olduğunu hatırlatıyordum kendime.
Rüyaydı ve annem her an kaybolabilirdi…Rüyaydı ve annem her an yine beni yalnız bırakabilirdi...
Anneme bi kaç adım yaklaşıp daha dikkatle baktım.Bir tülü annem olduğuna inanamıyordum.O gülümseyince sonunda kendimde konuşacak cesareti buldum.
“Anne?Bu…sen misin?” dedim zorlukla,sonra da yutkunup daha da yaklaştım.
“Evet,benim bitanem.” Dedi annem ve beni şaşırttığı için muzip bi gülümseme yayıldı yüzüne. “Seni uzun zamandır bekliyorduk.” Dedi annem başını yana eğerek.Beni dikkatle inceleyip ne kadar da büyüdüğümü tartıyordu sanki.Her halde değişmemiştim diye düşündüm.
Ama sağımda duran boy aynasına göz atınca bi kaç yaş büyük olduğumu fark ettim.Nerdeyse 20 yaşında bi genç kızdım.Nasıl,ne zaman bu kadar büyüyebilmiştim?Ve işin aslı,gerçekte de bu kadar güzel olabilecek miydim?Belki de güzelliğimin sebebi annemin yanımda olmasıydı?Ya da annemin kendi hayal ürünüydüm?Beni bu yaşta görmek istemiş ve o yüzden böyle güzel olmuştum?
Anneme dönüp tekrar konuşmaya başladım.“Ama bu nasıl olur?Sen…öldün” dedim zorla.Kendime inanamıyordum!Yıllar sonra karşımda annem duruyordu ve ben onun öldüğüyle ilgili konuşmayı tercih ediyordum.Ama bunu kabullenmesi bile zor olmuştu,şimdiyse tekrar tekrar aynı şeyi yaşıyor gibiydim.Sanki birden bire çocukluğuma dönmüştüm.Bir an hala o üzümlü kurabiyelerden yapıp yapamayacağını soracaktım.Ama sonra bunun önemli olmadığını düşündüm.
“Ölmedim,ölmediğimi biliyorsun.” Dedi bildiğim bir şeyi bana söylemekten mutluluk duyar gibi.Şaşkınlıkla gülümseyerek başımı salladım.Haklıydı.Ne onun,ne de babamın öldüğüne bir an bile inanmamıştım.
“Ben neredeyim?” dedim etrafıma bakınarak.
Annem de etrafına bakındı. “Bunu bize sen söylemelisin bitanem,burası neresi?Nereyi hayal ettin?” Sonra bana döndü ve hayran hayran gülümsedi. “Görünüşün bile o kadar harika ki.” Sanki gördükleri onu şaşırtmamış,aksine gururlandırmıştı.
Nerede olduğumuzu bildiğini sanmıyordum.Yani burası benim gelecek atölyemdi.Bunu annemin bilmesi imkansızdı.Çünkü ayrıldığımız zaman daha çizim yapmayı yeni yeni öğreniyordum.Ama yüzündeki o muzip gülümseme bana bildiğini söylüyordu.
“Burası bi atölye.Ama sanki sadece benim sevdiğim şeyler var içinde.” Dedim emin bir sesle.Bundan nasıl emin olduğumu bilmiyordum ama burası benimdi.Biliyordum.
“Çünki senin atölyen,ne hayal ediyorsan kendin için hayal ediyorsun burda.Bu senin rüyan.Sana ait.” Dedi annem de sevecenlikle gülümseyerek.Sonra üstünde benim çizdiğim elbisenin bulunduğu mankene doğru yürüyüp elbiseye dokundu.
Haklı olduğunu anladım.Gerçekten de bunu neden daha önce düşünememiştim.Bu benim rüyamdı ve atölyenin de benim olması normaldi.
Annem elbisenin kolundaki kaşları inceleyip tekrar bana döndü.
“Seni görmeyi uzun zamandır bekliyorduk canım.Yalnız kaldın biliyorum ama seni hep izliyorduk.”
“Bekliyor muydunuz? Başka kim var?” dedim heyecanla.Beni seven,uzun zaman önce beni umursayan birilerini görmeyi o kadar çok istiyordum ki aniden kendimi eski evimde gibi hissetmiştim.
“Baban da burda,o da seni görmeyi çok istiyor.Şu anda küçük bi işi var.” dedi annem ve tam lafını bitirmişken odanın kapısı açıldı ve uzun boylu,hafif yapılı,annemin yaşlarında bir adam içeri girdi.
Onu da tanımam uzun zamanımı almamıştı.Bu benim babam Calvin Demetria’ydı.O da bana benziyordu.Onunki gibi toprak rengi gözlere ve kahveyi andıran saçlara sahiptim.Annemle babamın saçları aynı renkti.Bu zamana kadar bunu hiç fark etmemiştim.
“Rachel nerde kaldı,hani gelirdi?İşler çığrından çıkmadan gelse artık.İnan bana onu daha fazla kandıramayız.” Dedi anneme bakmadan.Beni fark etmemişti bile.Elinde tuttuğu kağıtlarla ilgileniyordu.Annemden ses çıkmayınca bi terslik olduğunu anlayıp başını kaldırdı ve beni bi kaç saniye şaşkın gözlerle izleyip sonunda “Havva’m” diye bağırdı gür bi sesle ve kocaman gülümsedi.Annem de onun bu mutluluğuna katılırcasına kenarda gıptayla bizi izliyordu.Babama kocaman gülümseyip küçük bi çocuk gibi ellerimi çırptım.
Biz üç Demetria,ne kadar da bir birimize benziyorduk.
Babam elindeki kağıtları masaya bırakıp bana yaklaştı,o da annem gibi beni birkaç saniye inceledi.
Sonunda merak ettiğim soruları sormaya başladım.
“Baba burası neresi?Kimleri durdurmaya çalışıyorsunuz?Sorun ne?” dedim nefes bile almadan.Her an uyanabileceğimden korkuyordum.Sorularımı sorup,burda ne aradığımı bilmek istiyordum.Ve babamın neyle karşı karşıya olduğunu.Belli ki bir tehlikeyle karşı karşıyaydılar.Bunun bir rüya olduğunu bilsem de onlar için endişelenmiştim.Sanki gerçekten başlarına bir şey gelecekmiş gibi kendimi rahatsız hissetmiştim.
Babamsa bunlar önemli değilmiş gibi kafasını iki yana salladı.Sanki bu konuşmayı uzun zaman önce düşünmüştü ve tek bi kelimesini bile kaçırmak istemiyordu.
“Ben ve annen şu an için önemli değiliz.Şu an önemli olan sensin.Seni yalnız bıraktık biliyorum bitanem.” Dedi üzgün ve telaşlı bi sesle.
Ben de onu endişelendirmek istemeyip “İyiyim ben,mutluyum.” Dedim gülümsemeye çalışarak.
Ama babam yalan söylediğimi biliyor gibiydi. Başını hızla iki yana salladı. “Hayır bitanem iyi olmadığını biliyoruz.Annen de ben de seni uzun zamandır izliyoruz.Neler yaşadığını görüyoruz her gün.” Dedi üzgün bi sesle.Her şeyi biliyorlar mıydı?!Beni izliyorlar mıydı?!O zaman neden hiç bi şey yapmadınız demek geldi içimden,ama onları üzmekten ve bi daha görüşemeyeceğimizden korkup sustum.Çünkü bu rüyanın son olmadığını biliyor gibiydim.
 “Önemli değil.Ben…ben gayet iyi dayanıyorum.” Dedim zorlukla ve gözlerimi kaçırdım.
“Bitanem buna gerek yok.” Dedi annem ve yaklaşıp başımı okşadı. “Sen bunların hiç birini haketmiyorsun.”
“Anne tamam,ben iyiyim.” dedim ısrarla.Konuyu değiştirmek,onlar hakkında konuşmak istiyordum ama annem ısrarla devam etti.
“Özür dileriz bitanem.Sen bunların hiç birini haketmedin.” Dedi.Yüzü acı doluydu ve söylediklerinde samimi olduğu da açıktı.Ama yine de onlara kızmadan edemiyordum.
“Ama ne yapa bilirim ki?Başka kimsem yok.Okulu bitirene kadar orada kalmalıyım.” Dedim bi hışımla.Artık sinirlenmeye başlıyordum.Ne sanıyorlardı?Aynı anda hem çalışıp hem okuyacağımı,ayrı bi ev bulup yalnız ve özgür olacağımı falan mı? “Madem beni o kadar umursuyorsunuz,neden beni de her neredeyseniz oraya götürmediniz?!” dedim aniden.Yüzlerine bakıp bir tepki bekledim.Bana yapacakları bir açıklama mutlaka olmalıydı.
Annem başını tekrar iki yana salladı.“Yapamazdık.İnan ki yapamazdık.Zaten kendi isteğimizle burada değiliz.Biz…”
 “Rachel,hayır…” deyip sustu babam.Kaşlarını çatarak anneme bakıyordu.Sanki söylememesi gereken bir şeyi söylemişti annem.
“Tamam tamam,Calvin.Ama eninde sonunda anlatmamız gerek.”
“Ama şimdi değil.” Diye babam itiraz etti.
Annemse onu dinlemiyordu.Çoktan benimle konuşmaya başlamıştı.
“Bi yolu var.İnan bana oradan kurtulabilirsin.Hem de okulu bitirmeden önce.Hayat ve doğa sana yeteneklerini sunduğunda her şeyi düşünmüş olmalı.Seni o kadar mükemmel bi şekilde koruyor ki.” Dedi annem aceleyle.Sanki artık vakit daralıyordu.Bir an önce her şeyi söylemeye can atıyor gibiydiler.
Babam bi kaç adım daha yaklaştı ve konuşmayı o devraldı.
“Sen hep çiz kızım.Güven bana.Sadece çizimlerine devam et.Onlar kurtulmanın,yeni ve mutlu hayatının tek yolu.Özgürlüğün onların elinde!Sakın çizmeyi bırakma!” dedi babam alelacele ve dönüp kapıya baktı.Sanki şimdi açılacak ve bu rüyayı bozacak diye korkuyordu.
Sonunda oda silikleşmeye,bulanıklaşmaya başladı.Annem ve babam bozuk televizyon ekranı gibi gidip geliyordu.Korktuğum gibi babam ve annem tekrar beni bırakıyorlardı.
Kaybolmadan önce babamın söylediği tek bi söz kaldı aklımda “Üç taş,o üç taşı koru kızım.Onlar çok önemli!” diyordu babam bağırarak.
Uyandığımda güneş yeni doğuyordu.Odamdaydım ve yatağımı darmadağın etmiştim.Sol elimin yüzük parmağı fena halde acıyordu. Bu babamın hediyesi olan yüzüğü taktığım parmağımdı.Kaldırıp baktım.Yüzüğü hafifçe yerinden oynattım.Sanki yapışmıştı.Hafifce de acıyordu.Bir kaç dakikalık uğraş sonunda kopup kıpırdadı.Çıkarıp bakınca yerinde iz olduğunu gördüm.Yüzük elimi damgalamış,yakmıştı…

Şimdi güneş tekrar aynı sıcaklıktaydı,aynı şekilde parlıyordu.Bunları hatırlayınca tekrar üzerinde düşünmeye başlamıştım.
Neden 5 sene boyunca bi daha o rüyadan hiç görmedim?Oysa annemi ve babamı tekrar göreceğime emindim.Belki de artık kurtarılamayacak durumda olduğumu düşünüp benden umudu kesmişlerdi,kim bilir?
Ayrıca babam kimleri durdurmak zorundaydı?Başı dertte olabilir miydi?Bildiğim kadarıyla annemin ya da babamın düşmanı falan yoktu.Hiç bir zaman onları akrabalar,ya da komşularla kavga ederken görmemiştim.Gerçi annemin akrabalarını tanımıyordum ama,bazen okul arkadaşlarını falan görürdüm.Yanaklarımı mıncıkladıklarını ve beni eğlendirdiklerini hatırlıyorum arada.Ama babam hiç sorun çıkaran bir tip değildi.Hatta evde bile sesini yükselttiğini duymamıştım.Peki kim babamın başını derde sokabilirdi ki?
Hem neden babamın hediyesi olan yüzük elimi yakmış,neredeyse dağlamıştı?
Bu yüzüğü aldığımız günü iyi hatırlıyordum.
Yine bir yaz günüydü.Babam anneme doğum günü için yeni bir mücevher takımı almayı düşünüyordu ve benim zevkime de her zaman güvenirdi.O yüzden beni de yanına alıp o gün bütün mücevher dükkanlarını gezdirmişti.Parlayan,göz alıcı takılar arasında sonunda güzel bi takım bulmuştuk.Bu annemin de hoşuna gidecekti.Ama eve yetişmemize az kalmıştı ki babam açık pembe,kurdeleli,küçük bir kutuyu cebinden çıkarmış ve bana uzatmıştı.
“Bu da bana yardım ettiğin için sana küçük bir hediye.” demişti gülümseyerek.Bu hediyenin amacını sorgulamamıştım bile.Çünkü babam bana hep böyle küçük sürprizler yapardı.Kutuyu açıp üzerinde parlayan üç tane taşıyla şu anda parmağımda duran yüzüğü elime almıştım.O gün bu gündür hiç parmağımdan çıkarmamıştım.Tabi bi kaç kez Hala’nın yaptıklarını saymazsak.Ama yüzük her zaman bana bi şekilde geri dönmüştü.Her şey gibi bunu da fazla  sorgulamamıştım.Ama ortada bir gariplik vardı.
Ve babamın o yüzüğü aldığını görmemiştim.Benim yanımda alsaydı fark ederdim.Hadi diyelim benden gizli aldı,ben görmedim.Ama yanımdan da hiç ayrılmamıştı.Bundan emindim.
Bunları düşünürken aklımı başka bi şey daha kurcalamaya başladı. Babamın bahsettiği şeyi,onun son sözlerini hatırlamaya çalıştım. ‘Üç taş’ demişti babam.Peki bu üç taş neydi?Neyi korumam gerekiyordu?Ne işe yarıyordu bu üç taş?Doğrulup yastığımı daha da şişirdim ve  gözümü tekrar çizimlerime dikip düşüncelerime devam ettim.
Cevapları bulamadığım sorular hep vardı zaten.Orada durup beynime baskı yapmaktan başka bir işe yaramıyorlardı.
Yatağımda doğrulup saatime göz attım.7 buçuk…Okula gitmem gerekti ve düşüncelerle asla bi atölye açamazdım.Okulu bitirmeliydim.
Ayağa kalkıp diğer eşyalarım gibi beyaz ve sade olan dolabıma yürüdüm.Dolapta birkaç dakika oyalandıktan sonra,sade kot pantolonum ve mavi bluzumda karar kılmıştım.
Üstümü giyinip aynada kendime göz attım.Saçlarımı düzelttim ve yeni çizimim Adisson’la birlikte kalemimi çantama atıp evden çıktım.Kalan şeyler çantadan hiç çıkmazdı nasıl olsa.Yeni çizimimiyse bu gün bana dersi olan resim öğretmenime göstermeliydim.Bu çizimlerimden ve neler yaşadığımdan bi tek o anlıyordu sonuçta…
Çantayı çapraz bi şekilde boynuma asıp kapıyı açtım ve odama son bi kez göz atıp dağınık bi şeyler bırakmamaya dikkat ettim.Hala bundan hiç hoşlanmazdı sonuçta.
Aşağı inip sokağa çıktım ve okula giden sokağa saptım.Bu gün kahvaltı etmeyecektim,günümü bozmak istemiyordum.
Evden bi kaç adım uzaklaşmıştım.Sokak garip bi şekilde sessizdi.Ama bu ola bilirdi.Ben de bunu tercih ediyordum zaten.
Tam o anda yakından,çok yakından garip fısıltılar gelmeye başladı.Önce ağaçlardan gelen her hangi bir böceğin sesi olduğunu sanıp yoluma devam etsem de sonradan fısıltılar daha da arttı.Sanki kulağımın dibinde cırcır böceği varmış gibi ses geliyordu.Adımlarımı yavaşlatıp ses çıkarmamaya çalışarak dinlemeye başladım.Ses sanki yakında bi yerlerden geliyordu.Ama bi türlü nereden geldiğini bulamıyordum.Yavaş ve sessiz adımlarla kendi etrafımda dönüp etrafa bakındım.Ama ses gerçekten de yakından geliyordu,hatta sanki kendi üstümden bi yerlerden.Bi kaç dakika daha dinledim.Taa ki fısıltıların kendi çantamdan geldiğini anlayana kadar…



 Tüm hakları saklıdır ©


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Awaking in Instagram